Eğitim-Sen Merkez Disiplin Kurulu 19
direnişçi ve KEC’li Eğitim-Sen üyesi hakkında yürütmekte olduğu soruşturmayı
geçtiğimiz günlerde sonuçlandırmıştı. Soruşturmalar sonucunda, Yüksel
Direnişçileri Nuriye Gülmen, Acun Karadağ ve Mehmet Dersulu ile Eğitim-Sen
Hatay Şubesinin yürütme kurulu üyelerinin tamamı ve iki üst kurul delegesi
hakkında “genel kurulda ihraç edilmek
üzere üyeliği askıya alma” cezaları; Eğitim-Sen üyeleri direnişçiler Nazife
Onay, Nursel Tanrıverdi ile birlikte diğer beş üye hakkında “geçici süreyle üyeliği
askıya alma” ve “kınama” cezaları verilmişti. Bu cezalar sonucu Eğitim-Sen
Hatay şube yürütmesinin tamamı görevden alınmış, kendilerine cezalar tebliğ
dahi edilmeden sendikada kullandıkları programların şifrelerinin genel merkez
eliyle değiştirilmesinden ve sisteme giriş yapamamalarından görevden
alındıklarını anlamışlar, bu durumu, üyenin iradesine darbe vurulması,
sendikaya “kayyım” atanması olarak ifade etmişlerdi.
Eğitim-Sen Merkez Disiplin Kurulunun
verdiği cezaların halktan tepki görmesi sonucunda Eğitim-Sen Genel Merkezi 21
Eylül 2019 tarihinde konuya ilişkin bir açıklama yayımladı. Öncelikle belirtmek
isteriz ki söz konusu açıklama meselenin özüne dair hiçbir bilgi ya da argüman
içermemektedir. Açıklamada, disiplin kurulunca cezalandırılanların kim
oldukları, neden söz konusu cezalarla tecyiz edildikleri, bu cezalandırma
işleminin ardından Eğitim-Sen Genel Merkezinin kendilerine yöneltildiğini iddia
ettikleri “akıl sınırlarını zorlayan, anlaşılması mümkün olmayan itham ve
iddiaların” kim tarafından yapıldığı ve bu iddiaların ne olduğuyla ilgili bir
bilgi yoktur.
Açıklamada,
• bu cezaların, bağımsız bir organ
olduğu ve üye iradesinin onayıyla göreve geldiği iddia edilen Merkez Disiplin
Kurulu tarafından verildiği, dolayısıyla çeşitli iddialarla Merkez Disiplin
Kurulunun yıpratılmasının kabul edilemez olduğu;
• üyelerin ihraç edildiklerinin doğru
olmadığı, 12 üyenin Genel Merkez Genel Kurulunda ihraç edilmek üzere
üyeliklerinin askıya alındığı; 4 tanesinin üyeliklerinin geçici olarak askıya
alındığı, 3’ünün de kınama cezası ile cezalandırıldığı,
• cezalandırılan üyelerin sendika mevcut
yürütmesine muhalefet ettikleri için değil, sendikaya karşı “kabul edilmesi
mümkün olmayan fiiller işledikleri” için cezalandırıldıkları,
• Hatay şubeye kayyım atandığı
iddiasının doğru olmadığı, Hatay Şube Yürütme Kurulu Üyelerinin aldıkları
cezalar sonucu görevlerini yapamaması dolayısıyla yerlerine, yine üyeler
tarafından seçilmiş olan yedek yürütme kurulu üyelerinin geçeceği, yani üye
iradesine bir darbe olmadığı ifade edilmektedir.
Tüm bunlar meseleyi biçimsel yönüyle ele
alma; gerçeklerin üzerini, özden, yani meselenin kendisinden uzaklaşarak örtme
ve emekçilerin ve halkın bilincini bulandırma çabasıdır. Konu, verilen cezanın
aslında “üyelikten ihraç” değil, “Genel Merkez Genel Kurulunda ihraç edilmek
üzere üyeliği askıya alma” olması, Hatay Şubeye aslında kayyım atanmadığı,
görevden alınan Hatay yürütme kurulu üyelerinin yerine yedek üyelerin geçeceği
şeklinde özden uzak tartışmalara indirgenemez. Eğitim-Sen Genel Merkezi bu
biçimsel tartışmaları bir kenara bırakıp yüzünü gerçeklere dönmelidir.
Devrimci Kamu Emekçilerinin
Sendikalardan Tasfiye Süreci
Gerçekte olan, devrimci bir sendikal
anlayışın disiplin soruşturmaları yoluyla, düzeniçileşme sürecini tamamlayan
KESK’ten tasfiye edilmesidir. Bu süreci tasfiye saldırısının son aşaması olarak
ifade etmek daha doğru olacaktır çünkü sendikal hareket içindeki devrimci kamu
emekçilerine dönük tasfiye saldırısı bugün başlamamıştır. En belirgin halini,
bir süredir sendikal politikaların ve ittifakların belirleyicisi konumunda olan
DEMEP’in, diğer bütün reformist, uzlaşmacı sendikal anlayışları kendine
yedekleyerek “KEC kırmızı çizgimizdir” dediği ve sendikal anlayışımızı sendikal
süreçlerin dışında bırakma politikasını açık ettiği 2014 yılında almıştır. Bu
dışlama ve tasfiye politikasının, faşizmle barış ve uzlaşma siyasetinin
sendikaya egemen kılınmaya çalışıldığı süreçte, devrimci sendikal anlayışımızın,
uzlaşma siyasetinin uygulanmasında engel olacağının bilinciyle hayata
geçirildiği açıktır. Bu, küçük burjuva milliyetçilerinin değil, faşizmin
politikasıdır. KBM ise bu politikanın sol içindeki uygulayıcısı olmuşlardır. KEC,
“faşizmle barış olmaz” gerçeğini her türlü sendikal ve halka açık platformda
yüksek sesle söylemekten ve bu politikanın karşısında durmaktan, bu politikayı
halka ve üyelere teşhir etmekten hiçbir zaman geri durmamıştır.
Uzlaşma siyaseti ve devrimcilerin
tasfiyesi politikası faşzimin masasında organize edilmiş; reformist, küçük
burjuva milliyetçilerinin, giderek de etkisine aldığı bütün solun sofrasında
pişmiştir. Faşizmin, devrimcileri mücadelenin her alanından tasfiye
politikasının sendikal alandaki yansıması olan devrimcilerin sendikal alandan
tasfiye süreci, sendikalarda uzun süredir hakim durumda olan reformist
anlayışların eliyle hayata geçirilmiştir. KEC’e çekilen sendikal kırmızı
çizgiden kısa bir süre önce, devletin KEC’e kırmızı alarm durumunda saldırması
tesadüf değildir.
2013 yılının Şubat ayında biri KESK
MYK’sında, bir kısmı bağlı sendika genel merkez ve şubelerinde yönetici, bir
kısmı üye olan 187 KEC’li kamu emekçisi ülke genelinde yapılan polis
baskınlarıyla gözaltına alınmış, gözaltına alınanların 78’i “KESK’i ele
geçirmeye çalışma” iddiasıyla tutuklanmıştı. Faşizm, bu baskınları devrimci
politikaları KESK’te hakim kılmaya dönük pratiğimizden duyduğu rahatsızlıktan
dolayı hayata geçirdiğini gizlemiyordu. KESK’teki hakim anlayışlar, KEC’lilerin
tutsaklığı sürecinde, arkadaşlarımızı sahiplenme tavrı göstermediler. Bir
sonraki genel kurulda ise, devletin anlayışımıza yönelik tasfiye saldırısının,
DEMEP tarafından anlayışımıza çekilen “kırmızı çizgi” ile desteklendiğine şahit
olduk. Faşzimle barışma siyasetini sendikada hakim kılmak için devrimciler saf
dışı bırakılmaya çalışılıyordu.
Sonraki süreçte, reformistlerin “uzlaşma
ve barış” siyaseti giderek sendikaya hakim kılındı. Ve 2015 yılında devletin
kamu emekçilerine, özellikle KESK bünyesindeki emekçilere dönük soruşturma,
sürgün ve işten atma gibi araçlarla baskısını artırmasıyla sendikal memur
hareketi kurulduğu günden beri devam eden gerileme sürecini tamamladı. KESK,
giderek artan soruşturma ve sürgün saldırısı karşısında üyelerinin haklarını
koruyan bir tavır almadı, bir direniş örgütlemedi. Sendikanın bu teslimiyetçi
tavrı, OHAL koşullarında yüzlerce üyesinin işten atılmasına giden yolu açmış,
faşizme, saldırılarına cevap vermeyeceğine dair güvence vermiştir.
Nitekim, 2016 yılında OHAL ilan
edildiğinde KESK’teki direnme dinamikleri bütünüyle tasfiye edilmiş, KESK’li
emekçilerin sendikaya güveni tamamen yitmiştir. KEC’in, böyle bir süreçte
ülkenin gündemini belirleyen bir direniş örmesi uzlaşmacı, tasfiyeci sendikal
anlayışlarla direnenler arasındaki farkı emekçiler nezdinde görünür kılmıştır.
KESK’teki hakim anlayışların teslimiyetçiliği ve uzlaşmacılığı Yüksel
Direnişinin gücünün etkisiyle teşhir olmuştur.
KESK’in teslimiyetçi çizgisinin kitleler
nezdinde teşhir olması, KEC’in sendika genel merkez binasında sürdürdüğü oturma
eylemiyle direnişi güçlendiren bir mevzi daha kazanmış olması devleti rahatsız
etmiş, faşizm Yüksel Direnişine güç kaybettirmek, direnişi marjinalleştirmek,
direnişin halklar nezdinde kazandığı meşruiyeti engellemek için KEC’lilerin ve
direnişçilerin sendikadan atılması için sendika yönetimine baskı uygulamıştır.
(Polisin kendilerini sıkıştırdığını, oturma eylemi devam ederken Sendika MYK’sı
ile yaptığımız beşinci görüşmede KESK Genel Sekreteri Ramazan Gürbüz ifade
etmiştir). Tüm meslek odaları ve sendikaların Devlet Denetleme Kuruluna bağlandığı,
sendika yürütmesinde kalmanın cumhurbaşkanının iki dudağı arasına
sıkıştırıldığı, artık sendikaların kağıt üzerinde kurumlar haline geldiği
böylesi bir süreçte devletle çatışmayı hiçbir şekilde göze alamayacak olan
reformist anlayışlar KEC’lileri ve direnişçileri, devletle yaptıkları açık ya
da örtük işbirliği sonucunda sendikadan fiziki şiddet kullanarak atmışlardır.
Devrimcilerin ve direnişçilerin şiddet
kullanılarak sendikadan atılmasının sendikanın işbirlikçi tutumunu açık etmesi
sonucunda Süleyman Soylu olaya müdahale etmiş, sendikadan atılmamızın üstünden
iki ay geçmemişken Yüksel Direnişçileri şafak baskınlarıyla gözaltına alınmış,
Süleyman Soylu meclis bütçe görüşmelerinde, KESK’e çökmeye çalışanların
olduğunu ve kendilerinin duruma müdahale ettiklerini açık açık söylemiştir.
KESK, Süleyman Soylu’nun Yüksel Direnişçilerine operasyon yapıldığı günlerde
söylediği “KESK’e çökmeye çalıştılar, biz müdahale ettik” sözlerine, defalarca
çağrıda bulunmamıza rağmen bir açıklama getirmemiştir.
Yine Ankara Emniyetinden sendikaya gelen
iki yazıda, Emniyet tarafından sendikaya koruma teklif edilmiş; sendika
yürütmesinden emniyete ne cevap verdiklerini açıklamalarını defalarca
istememize rağmen, böyle bir açıklama yapılmamıştır.
Direnişçileri sendikadan atanlar,
faşizmin temsilcilerine sendikanın kapısını açmakta, onlarla çaylı pastalı
sohbetler etmekte bir beis görmemişler, konfederasyon genel merkez binasında
Kamu Baş Denetçisi Şeref Malkoç’u ağırlamış; miting yapacakları illerdeki,
AKP’nin emir eri valilerini makamlarında ziyaret etmiş; faşizmin eğitim
alanında uyguladığı politikalardan sorumlu olan Milli Eğitim Bakanı Ziya
Selçuk’u Eğitim-Sen genel merkezinde ağırlamış; faşist MHP’nin eski
kadrolarından, 90’lardaki katliamların doğrudan sorumlularından olan Meral
Akşener’i ve Sivas katliamında kitleyi provoke eden Temel Karamollaoğlu’nu
yapacakları basın açıklamasına davet etmek için ziyaret etmişlerdir.
Düşmanlarını dost belleyenler,
direnişçilere ve devrimcilere karşı düşmanlaşmış; faşizmin devrimcilere yönelik
tasfiye politikasının sol içindeki uygulayıcısı, faşizmin sol eli olmuşlardır.
Eğitim-Sen GM’nin İddiası: “Eğitim-Sen
Merkez Disiplin Kurulu Bağımsız ve Üye İradesi İle Seçilmiş Bir Kuruldur”
Eğitim-Sen Genel Merkezi, KEC’lilere ve
direnişçilere verilen cezaları meşrulaştırmak için cezaların sendikanın merkez
disiplin kurulu tarafından verildiğini ve bu kurulun bağımsız, üye iradesiyle
seçilen bir kurul olduğunu söylüyor. Yani, cezayı biz vermedik, bağımsız bir
kurul verdi, diyor.
Genel merkez ve bağlı sendika yürütme
kurullarının kapılar ardındaki ilkesiz ittifak ilişkileriyle belirlendiğini,
halihazırda sendikada egemen olan bir iki reformist anlayışın bu ittifaklarda
belirleyici olduğunu ve kirli ittifak ilişkilerinin hakim olduğu genel kurul
süreçlerinde belirleyici olanın üye iradesi değil söz konusu ittifaklar
olduğunu biraz sendikal süreçlere hakim olan herkes bilir. Tepede, reformist sendikal
anlayışlar tek ilkeleri teslimiyet, uzlaşı ve icazetçilik olan ittifaklar yaparlar,
yürütmeler de bu ittifaklara göre belirlenir. Disiplin kurulları da aynı süreçle
belirlenir ve yönetimdeki egemen anlayışların üyelerinden ya da onlara yakın
kişilerden oluşur. Disiplin kurullarının sendikaya egemen, reformist
anlayışların belirlediği politikadan bağımsız bir karar almaları söz konusu
bile olamaz. Eğer öyle olsaydı, sendikadan şiddet kullanılarak atılan bizlere
soruşturma açılırken, şiddet uygulayanlara da soruşturma açılması gerekmez
miydi? Bu kurullar bağımsız ve MYK’nın güdümünde hareket etmiyor olsaydı,
sendikadan atılmamız sırasındaki saldırıda, saldırıyı başlattıkları ve fiziki
şiddet uyguladıkları çok açık bir şekilde görülen Aziz Özkan, Sinan Ok, Mevlüt
Çakmak gibi kişilere de en azından soruşturma açılması gerekirdi. Ama öyle
olmadı.
Kaldı ki mesele, Disiplin Kurullarının
bağımsızlığı ya da üye iradesini temsil edip etmemesi değildir. Mesele, politik
bir tartışmanın, sendikanın demokratik özüne uygun olmayan şekilsel bir organla
çözülmeye çalışılmasıdır. Sendika bir sınıf örgütüdür ve sınıf örgütlerinde
sorunlar politik araçlarla ele alınır. Anlayışlar arası ideolojik mücadele
“disiplin” sorununa ve disiplin kurullarında bulunan kişilerin ve siyasetlerin
insafına bırakılarak çözülemez. İdeolojik mücadele ne kadar sert yürütülürse
yürütülsün, sonuçları ne olursa olsun mesele bir disiplin olayı olarak ele
alınamaz.
Sendikada Muhalefet, Eleştiri Hakkı ve
KEC’in Sendika İçi Demokrasiyi İşletme Çabası
Sınıf örgütündeki sorunların çözümünde “birlik-eleştiri-birlik”
ilkesi esas alınır. Birliğin
korunmasının koşullarının sağlanması ve sendika içinde yönetimde olsun olmasın
her anlayışın ve her üyenin fikir beyan etme, politika üretme, muhalefet etme
hakkının korunması; zengin, üretken, canlı bir politik tartışma ortamının
yaratılması için her türlü demokratik eleştiri yapma hakkı güvenceye
alınmalıdır. Eleştiri hakkı, bürokratizm batağına saplanmış sendikal
anlayışların dayattığı gibi, sadece sendikal kurullarda yapılan kısır tartışmalarla
sınırlı tutulamaz. Bu kurulların işlemediği, içinin boşaltıldığı ve demokratik,
canlı bir tartışma zeminin kalmadığı durumlarda üyeler ya da anlayışlar
fikirlerini, eleştirilerini, yöntemleri demokratik olma şartıyla her biçimde
sunabilirler. Sendikalarda yürütme kurullarında bulunan anlayışlar eleştirinin
biçimini beğenmeseler, içeriğine katılmasalar da öncelikle eleştiri ve
düşünceyi ifade etme hakkını güvenceye almak için eleştiricinin düşüncelerini
ifade edeceği ve tartıştıracağı zemini yaratmalıdır. Konu, en geniş
platformlarda, en geniş üye tabanına mal edilerek sendika geneline yayılmalı,
Mao’nun “yüz çiçek açsın, bin fikir yarışsın” anlayışıyla zengin ve üretken bir
tartışmaya dönüştürülmeli ve bu tartışmalardan yeni ve ileri olanın doğması
sağlanmalıdır.
Biz, sürecin en başından beri bu
anlayışla hareket ettik. Sendika genel merkez binasında “KESK, başta Nuriye ve
Semih Olmak Üzere İhraç Edilmiş Tüm Üyelerine Sahip Çıkmalıdır” talebiyle
başlattığımız oturma eylemi sürerken, çeşitli görüşmelerde eylemi bitirmemizi
isteyen KESK MYK üyelerine, konuyu tabanda tartıştırmasını, üyelerine çağrı
yapmalarını, eğer üyeler sendikanın ihraç edilmiş üyelerine sahip çıktığını,
eleştirilerimizin yersiz olduğunu ve sendikadan böyle bir talepleri olmadığını
ifade eder ve genel eğilim oturma eylemimizi bitirmemiz gerektiği yönünde
olursa eylemi bitireceğimizi ifade ettik. Ancak bu talebimize, KESK MYK
üyelerinden Elif Çuhadar tarafından “sen kimsin ki ben seninle üye önünde
tartışacağım” sözleriyle karşılık verildi. Aynı görüşmede, sendika genel merkez
binasından çıkmamız, oturma eylemimizi sonlandırmamız gerektiği, “üyeyi zor
tutuyoruz” tehdidiyle, aba altından sopa gösterilerek ifade edildi ve bu
görüşmeler Sendika MYK’sı tarafından tek taraflı olarak sonlandırıldı. Daha
sonra aynı anlayışların belirleyici olduğu genel mecliste, sendika binasından
çıkarılmamız yönünde karar alındı.
Daha sonra sendikadan şiddet
kullanılarak atılmamız, sendika kapılarının bizlere kapatılması ve soruşturmalar
gündeme geldiğinde de bu anlayışla hareket etmeyi sürdürdük, sorunu çözmek için
meşru-demokratik araçlar kullanmaya devam ettik ve KESK MYK’sına da bu
çerçevede çağrı yaptık. Kamu Emekçileri Cephesi olarak bir imza kampanyası
başlattık ve Türkiye’nin her yanında ulaşabildiğimiz tüm şubelerde
“soruşturmaların geri çekilmesi, konunun disiplin kurulları ile değil; devrimci
bir tarzda, eleştiri-özeleştiri mekanizmasının işletilerek çözülmesi” talepli
imzalar topladık. İmzaların toplanmasından sonra tüm üyelere ve KESK MYK’ya
açık çağrı yaptığımız bir tartışma toplantısı organize ettik. Aydınlar
aracılığıyla KESK MYK’yı bu toplantıya ayrıca davet etmek istedik ancak MYK,
Şebnem Korur Fincancı Hoca’nın konuyla ilgili görüşeceğini anlayınca kendisiyle
görüşmeye bile yanaşmadı, Şebnem Hoca’nın görüşme yönündeki talebini defalarca
cevapsız bıraktı. Daha sonra TİHV Başkanı Metin Bakkalcı kendilerine çağrımızı
iletti ancak MYK bu tartışma toplantısını görmezden geldi ve katılımcı
göndermedi. Yaklaşık 130 kişinin ve aydınların katılımıyla toplantıyı
gerçekleştirdik.
Sendikadaki reformist anlayışların
temsilcileri, imza toplama sürecinde de anti-demokratik tutumunu sürdürdü.
Eğitim-Sen 3 No’lu şube yürütmesinden Ayfer Koçak, İstanbul’daki okullarda imza
toplayan Yüksel Direnişçisi Nazife Onay’ı, önce, imza toplamaya devam ederse
hakkında soruşturma açmakla tehdit etti, “pislik, terbiyesiz” ifadelerini
kullanarak arkadaşımıza hakaret etti. Daha sonra da söz konusu şube sözünde
durdu ve arkadaşımız Nazife Onay üyelerden “soruşturmaların durdurulması”
talebiyle imza toplamaya devam ettiği için hakkında soruşturma başlattı. Eğitim-Sen
Merkez Disiplin kurulu tarafından ceza verilen arkadaşlarımızdan biri de
Nazife’dir.
Bize, Merkez Disiplin Kurulunun
bağımsızlığından, demokrasiye saygıdan dem vuranlar bütün bu sürece faşizmden
öğrendikleri anti-demokratik uygulamaları ve şiddet yöntemleriyle damga
vurmuşlardır.
“Hatay’a Kayyım Atamadık”
Eğitim-Sen Hatay Şube KEC’in
politikalarıyla yön verdiği bir şubedir ve KESK’in genel politikalarıyla uyum
içinde çalışmadığı bir gerçektir. Çünkü hatay Şube, teslim olmayı değil,
direnmeyi; Amerikan Emperyalizminin askeri olanların değil, emperyalizme karşı
savaşanların yanında olmayı seçmiştir.
Hatay Şube’nin, Suriye’deki savaşa
yaklaşımı, KESK’in genel politikasından tamamen farklıdır. Suriye’deki savaş sürecinin
başında Hatay Eğitim-Sen Şube, “Suriye’de Emperyalist Müdahaleye Hayır”
sloganıyla yürüyüşler örgütlemiş, Suriye’deki savaşı emperyalizm ile Suriye
halkları arasındaki bir savaş olarak tespit etmiş ve rejim öncülüğünde
yürütülen halkın savaşını anti-emperyalist niteliğinden dolayı desteklemiştir.
Esad ile Suriye halkları arasındaki çelişkiyi ise emperyalist müdahale
aşamasında ikincil bir çelişki olarak ele almış ve politikasını birincil
çelişkiye göre belirlemiştir. M-L ve doğru olan tutum budur.
KESK ise Kürt Milliyetçi Hareketinin
Suriye politikasındaki konumuna göre tavır almış, Kürt Hareketinin sonunda
emperyalizmle işbirliğine varan, Suriye’de Amerika’nın askeri olma politikasına
yedeklenmiş, bu politikaların savunuculuğunu yapmıştır.
Hatay Şube’nin Genel Merkez’den farklı
olarak hayata geçirdiği politikalardan biri ve belki de en önemlisi, OHAL
sürecinde Hatay’daki açığa almalardan sonra gösterdiği direniş tavrıdır. Şube,
açığa almalara karşı aralıksız eylem yapan ve sürekli bir direniş ören,
üyelerinin hepsini geri döndüren ülke genelindeki tek şubedir.
Hatay Şube, Yüksel Direnişine ve diğer
direnişlere karşı tavrında da Genel Merkez’den farklı tutum almış, direnenlerin
yanında olmuş, KESK’teki reformist ve teslimiyetçilerin KEC’lilere ve
direnişçilere saldırısında tavrını direnenlerden yana belirlemiş, ülke
genelindeki tüm şubelere sendika yönetiminin direnişçilere saldırısını kınayan
yazılar göndermiş, direnişçilerin yanında olduğunu söyleyen açıklamalar yapmış,
sendikanın tavrını mahkum etmiş ve üyeleriyle bu konuda toplantılar yaparak onlara
gerçekleri anlatmıştır.
Burada esas tartışma konusu Hatay
Şubenin mevcut yürütmesinin yerine kimlerin, hangi usulle geçeceği değildir. Sınıf
ve kitle sendikacılığı anlayışıyla hareket eden bir şube yürütmesinin, uzlaşmacı,
teslimiyetçi anlayışlar eliyle yürütme görevinden el çektirilmesidir.
Hatay Şube’nin soruşturmalar yoluyla
görevden alınmasının sebebi, KESK Genel Merkezinin teslimiyet politikalarını
değil, direnişi ve faşizme karşı mücadeleyi, anti-emperyalist tutumu hayata
geçirmiş olmasıdır. Hatay Şube’nin görevden alınmasını, “kayyım atanması” ya da
“yerine yedek üyelerin göreve gelmesi” şeklinde “şirin” bir şekilde de ifade
etsek gerçek budur. Gerçek, Hatay Şube’nin görevden alınmasının ve yerine
kayyım atanmasının, devrimcilerin KESK’ten tasfiye edilmesinin bir parçası
olmasıdır.
KESK, sözcüklerle oynamaktan, “daha
ihraç etmedik, nihai karar genel kurulda verilecek”, “Hatay’a kayyum atamadık,
yedek yönetim kurulunu görevlendirdik” gibi meseleyi basitleştirmeye, üyeyi
kandırmaya çalışan manevralardan vazgeçmeli, direnişçi ve KEC’li üyelerine
yaptığı saldırıların; direnişçilere ve halka karşı faşizmle yaptığı
işbirliğinin; faşizmin bugünkü temsilcileriyle yaptığı dostane görüşmelerin;
halkımızın, aydınlarımızın katlinden sorumlu iki katili şirin gösterme
çabalarının hesabını vermelidir.
KEC’liler hakkında verdiği cezaları
çekmeli; eleştiri özeleştiri sürecini işletmeli, üyelerine çağrı yapmalı ve
konuyu tüm üyelerin önünde tartışmanın zeminini yaratmalıdır.
SORUŞTURMALARI GERİ ÇEKİN! CEZALARI
İPTAL EDİN!
FAŞİZMLE İŞBİRLİĞİNDEN VAZGEÇİN!
EMEKÇİYİZ HAKLIYIZ KAZANACAĞIZ