Mektup:4
Sevgili Yoldaşım
Merhaba,
Dirençle
sımsıkı kucaklıyorum seni. Mektubunda, benim mektubu aldığındaki mutluluğunu öyle
içten anlatmışsın ki, dedim bekletmek olmaz, oturup hemen yazayım. Hem
çocuklara da ayıp olur, değil mi? Bu ara dilekçe, suç duyurusu vs.leri
yazmaktan mektupları yetiştiremiyorum. Sağolsun komşularım en azından
hapishanelerde tanıdıkları olanlara yazıp habersiz de bırakmamaya çalışıyor
arkadaşlarımı. Tekli yaşamım ve direnişim sürdüğü için her şey ayrı bir zaman,
ayrı bir enerji oluyor, onlar da böyle ellerinden geldiğince yardımcı olmaya
çalışıyorlar. Mektup yazmayı seviyorum,
çünkü sohbet etmeyi seviyorum. Mektup da mahpusun sohbeti sonuçta. Direniş
içindeki haksızlıkları ilgili yerlere duyurmak da öncelikli olunca şu ara
dilekçeler de bir hayli vaktimi aldı, birkaç haftaya yeni saldırılar yaşamazsam
eski performansıma dönerim diye düşünüyorum. Ama merak etme seni mektupsuz
bırakmam. Zaten yol uzun, memleketten uzaktasın, değil mi?
Bu süreçte
yaşadıklarımı şimdiye kadar az-çok öğrenmişsindir diye tahmin ediyorum.
Normalde direnişin başından beri her gün doktor geliyor, muayene kabul
etmiyorum. Çözebilecekleri ihtiyaçlarımı konuşuyorum, şekerdir, çaydır… 100.
günden beri her hafta bir de uzman heyeti gelmeye başladı. Nörolog, dahiliyeci,
bir şey daha oluyor. Hayati riskin var, tetkik gerekiyor, muayene olman
gerekiyor diyorlar. Madem hayati riskim var, taleplerimizi kabul etsin bakanlık,
direnişi kendimiz bitiririz diyorum.
Bir yandan da
şöyle bir çelişki var: Tek başınayım diyorum, yanıma bir refakatçi verilmesi,
havalandırma süremin arttırılması daha uzun süre yaşamam için önemli. Bunlar
için de doktor raporu gerekiyor. Söz konusu bunlar olunca, ayaktasın,
sağlıklısın diyor adamlar.
127. günde
hastaneye kaldırılmam yönünde rapor yazmışlar. Mesele ne bizim can
güvenliğimiz, ne hayati riskimiz. Direnişi kırma amaçlı yapılan bir şey
tamamen. Bir deri, bir kemik kalmış insanı 2 kere gardiyan-asker zoruyla
hastaneye kaldırmak bile o insanın ömründen ne kadar götürür, hesap ediyorlar
mı? 2-3 gün boyunca zorla alınan tansiyonla, kanla, onlara direnirken
harcadığım enerjiyle ömrümden kaç gün daha gitti acaba, bunu hesap ediyorlar
mı? Üstüne korona diye bir lanetten
kaynaklı, gelince tüm temizliği kendim yapmak zorunda kaldım sabahlara kadar…
Sözde bizi düşünüyorlar. Hayır, yalan bu, insan canını düşünmüyorlar. Bu
yapılanlar bizi yaşatmak için değil, tam tersine ölümümüzü hızlandırmak için.
Hastanede
Özgür’le 2 oda vardı aramızda. Camdan sohbet edebildik, tek güzel yanı,
omuzdaşımın sesini duymaktı herhalde. Orada da sloganlarımızla duruma tepkimizi
gösteriyorduk her saat başı. Kampüsteki diğer hapishaneler vardı manzaramızda.
Pencere önünde çaylarımızı içerken T’lerden gelen kapı dövme seslerini
dinliyorduk. Mustafa’yı düşündüm bolca tabi, kaldığım odadaki çarşaf ve
duvarlarda kan lekeleri vardı, acaba burada mı kaldı dedim… Biz de onunla aynı
yoldan geçmeye hazırdık. Onun gibi onurluca yürümeye de elbette. Ki bizim de
kanımız karıştı aynı duvarlara, çarşaflara. Zorla kan alıp bir de damar yolu
iğnesini kolumda bırakmışlar, olur da serum yaparız diye. Hemen çıkarıp atım
tabii, ondan da bir süre aktı kan… Müdür gelmiş diyor ‘niye çıkardın, belki
serum gereklidir’. Ben demişim müdahale olursa sıvıyı- şekeri keserim, kabul
etmiyorum. Onlar hala serum derdindeler. Hekim kılığında karşımıza her gelene
anlattık durduk. Hakikati anlatmaktan son soluğumuza kadar vazgeçmeyeceğiz
çünkü. Fiziken yorucu olsa da dirençli ve coşku, onur yanıyla daha güçlendiğim
2-3 gün yaşadım anlayacağın. Birkaç hafta geçti, kemin ağrılarım yeni yeni
geçiyor. Ambulansta, götürürlerken,
orada sürekli dizginlemek için kemiklere baskı yapıp oralardan tutmaya
çalıştıkları için. Zaten kemikten başka da bir şeyimiz yok kiJ İçindeki manevi gücü
saymıyorum.
Bugün dış
kantine şeker-çay siparişinde bulunduk. Özgür’ün direnişin başından beri
alabildiği şeyleri 10 m. ötedeyiz ama ‘dış kantin yok’ diye aldıramıyorduk.
Yaşanan olayların ardından en azından bunu yapalım dedi idare herhalde onca
teşhir olmuşlukları var ya. Bir defaya mahsusu alacağız dediler, kilolarca
çay-şeker yazdım. Bakalım ne zaman gelecek.
Her çay-şeker iyi gelmiyor çünkü. Mide bir şeye hassaslaşıyor, kimi
midede asit yapıyor, kimi ağızda yara yapıyor. 140 gündür anlata anlata dilimde
tüy bitti. Yaşadıklarımızın olumlu dönüşü de bu oldu. Görüyorsun işte, bir
çaya- şekere kavuşmak için türlü işkenceler yaşaman gerekiyor. Adalete
kavuştuğumuz bir ülkede, çocuklarımıza bugünleri anlatırken, anlatsak
tasavvurlarında canlandıramazlar kesin. Bazen düşünüyorum zaten. Diyorum
sosyalist bir ülkede yaşarken, bize faşizm nedir diye sorduklarında şunları
örnek verirsek anlayamazlar, kafalarında, hayal güçlerinde bile canlanmaz. Öyle
günler…
Faşizm
demişken kapaktaki kâğıt da kızıl ordunun ilerleyiş fotoğraflarından biriydi,
çok belli olmuyor ama. Faşizmi yenme onuru tarihte sosyalistlerin, tıpkı bugün
de yeneceğimiz gibi. O yüzden Rusya’yla
ilgili resimleri, imgelerle daha da bütünleşmiş hissediyorum kendimi son
zamanlarda.
Ek olarak
yolluyorum, Mustafa’yla ilgili bir çalışmam vardı, şarkılı, metinli. Renkli
kısımlar müzikli aslında, diğerleri düz metin. Engin Çeber’in ki gibi… Bakalım
nasıl bulacaksınız? Tabii yeterli bilgi olmadığı için elimde, daha çok
yüreğimden geçenlerle yazdım. Onun yaşamının ayrıntılarına vakıf değilim.
Dergimizi de vermedikleri için yazılarını da okuyamadım. Tanıyanlardan
duyduklarım bildiklerimle bu kadar oldu. Son sayfası boş kalınca oraya da Helin
için yaptığımı yazdım. Helin’den sonra başlamıştım aslında ama bitmemişti.
İbo’dan sonra tamamladım. O nedenle ikisi için oldu aslında.
9 Ağustostaki
konsere harıl harıl hazırlanıyorlar, hazırlansınlar elbette. O türküler,
şarkılar için ömür verdik biz, elbet yapacağız konserlerimizi. Başköşede olacak
üç karanfilimiz. İbo’muz gitarını z çalacak, Helin söyleyecek, Mustafa
halayıyla katılacak o konsere. Bakarsın bizim de zafer konserimiz olur.
Avukatların da gözü Yargıtay kararında, sanırım daha erken tarihlerde görüşeceklermiş
aslında ama sarkıyor. Ne bekliyorlar hala bilmiyorum. Kör gözüne parmağım
dercesine bir hukuk garabeti o dava. 1. sınıfa giden bir hukuk öğrencisi bile şeklen
incelese bozar o davayı. Ama hukuk elbette siyasal kararlar verince böyle
oluyor. Baroların adalet için haftalardır sokakları doldurmaları çok iyi, daha
da büyütmeliler.
Buradan bakınca siyasal zaferi görüyorum
zaten. Onu kazandık biz çoktan. O nedenle öyle mutluyum ki… Adalet odaklı bir
kitle hareketi yaratmaktı bu direnişin öncelikli amacı ve yarattık. Somut
adımları bekliyoruz her gün ömürlerimizden vererek. Avukatlarımız için,
ağırlaştırılmışlar için adımlar… o adımları attıracak güç de halklarımızda,
dünya halklarında var, ben buna inanıyorum can-ı gönülden…
Sana geçen
mektupta 100. günü anlatmıştım. Şimdi arkadaşlar 150 hazırlığındalar. Onu da
artık sonraki mektuba anlatırım.
Annem mi?
Evet unutabilir, sen her aradığında yine hatırlat kendini. Bu hafta telefona
çıkacağım. O da koşturuyor benim için. Aylar sonra önümüzdeki hafta görüş
yapacağız. Onun için zor olacak bir hayli… Çünkü direnişin ilk günlerinde gördü
en son, kilo kaybetmiş halimi hiç görmedi. Burada 1 ay görmeyen gardiyanlar
bile ilk görünce dehşete düşüyor. Annem ise nerdeyse 5 ay olacak. Ama güçlüdür
annem. Göreceği kemiklerim hem zulmün hem direnişin abidesi olacak. Hem öfke
hem gurur olacak, bundan eminim.
Demek
bizimkiler beğenmiyor sesini… Umutlu türküler söylemek için sese ne gerek var
canım. Sen yine söylemeye devam et. Bu ailenin her ferdi Yorumcudur. Mesele
seste değil ki, nefesin, soluğun umutla çıksın da ne olsa! Halk oyunları da
bayağı oynamışsın. Ben küçükken Alevi etkinliklerine giderdik. Ben semah
yapmayı çok isterdim. Annemler kursa gönderelim dedi ama göndermediler bir
türlü. İçimde kaldı vallaha. Sonra lisedeyken de bir arkadaşım derneğin yolunda
yalnız kalmamak için beni halk oyunları kursuna yazdırmış. Oraya gidince ona
eşlik olacağım ya yolda. Böylece bir halk oyunu kursuna yazılmış oldum. Zaten
orası sayesinde Ekmek ve Adalet dağıtımcısı arkadaşla tanıştım. Sonra kursu da
bıraktım, öğrenemedim. Ama kalabalıklarla
halay çekmek hapishane de en çok özlediğim şey. İbo’dan sonra zafer
kutlamasında havalandırmada kendi kendime yağmur altında bolca halay çektim.
Akşamına da İbo’nun şehitlik haberini aldık…
Çocuklara
ayrıca yazacağım. Benim yerime onlara sarıl sımsıkı, kucaklayıp öp. Benim de
yeğenlerime annemler ilk başta söylememişlerdi. Ama anlattım sonunda
söylemişler. Çocuklardan gerçekleri saklamayı onları korumak sanıyor aileler. Oysa
hakikatin saklandığı yerde kimseyi koruyamazsın. Bilmeliler, elbette yaşları
küçük, onların anlayabilecekleri şekilde anlatılmalı ama mutlaka anlatılmalı. Seninkiler
şanslı çocuklar, dünyayı tanımalarını sağlayacak bir babaları var yanlarında,
daha güçlü olacaklardır, daha karakterli, daha ayakları yere basan, daha
dirençli insanlar olacaklar. Ve ancak böyle koruyabiliriz çocuklarımızı.
Biz
Sincan’dayken, Günay’la (Özarslan) çocuklara masallar yazıyorduk biliyor musun?
Şehitleri anlatan küçük kitaplar haline getirmiştik hatta onları. Dayı Kartal,
Selami’nin Bulutu, Kevser Irmağı, Selma’yla, Mehmet Başbağ’la birkaç şehitle
ilgili de vardı, tam isimlerini hatırlayamıyorum şu an. Bir ara onları
toparlayacağız diyordu dışarıdaki arkadaşlar ama ne oldu bilmiyorum. Yazarken
anlıyorduk işin zorluğunu. Biz daha çok büyüklere masal gibi başladık,
çocukların fikirlerini aldıkça yanlışlarımız, eksiklerimizi gördük. Bir şeyi
basit-sade anlatabilmek çok daha zor çünkü. Burada da bir ara aklımda vardı bir
masal yazmak, ama üstüne yoğunlaşmaya hiç fırsat olmadı.
Malum oldukça
hareketliyiz, ne olacağı hiç belli olmuyor. Çöp vereceğim diye kapıya
gidiyorum, yolun sonu hastane oluyor. Ya da uyumak için yatağa giriyorum,
gecenin 2’sinde kapıma doktorlar geliyor. Sürekli bir şeyler yetiştirme telaşı
bende. Hiçbir şeyi yarım bırakmak istemiyorum çünkü. Kimi aksıyor, kimi uzuyor
ama elden geldiğince yolumda, menzilimde yürümeye devam ediyorum. Yüreğimi
doldurarak, bugüne kadar biriktirdiklerimi paylaşarak… Ve yol elbette yeni
şeyler de atıyor heybeme. Bu 140 günde öyle doldu ki birçok şeyle. Daha da
neler yaşayacağız, yaşatacağız… Kavga ne bereketli değil mi yoldaşım? Sen onun
parçası oldukça büyüyorsun, dallanıp budaklanıyorsun. Burada benim serçelerin
bize armağanı tohumları ekmiştik. İbo- Helin- Mustafa için… Önce biraz boy
attılar, sonra yaprakları çürümeye başladı. Ama sevgimizi, emeğimizi, umudumuzu
her şeyden önce kesmedik onlardan. Sonra yeni bir yol bulalım dedik, belki daha
geniş bir yer istiyorlardır. Ayarladık, besinlerini artırdık ve inanamazsın
birkaç günde canlanmayı bırak birbirleriyle yarışa girdiler, öyle güzel
büyüyorlar, yayılıyorlar, dallanıyorlar ki… En solgunu Helin’di, en hızlı
yayılan o oldu. İşte dedim, Sabo’nun Kızı, Kibele nasılsa kökü, bereket tanrıçası
demek. Demek ki sesi soluğu da böyle yayılıyor. Her gün rüzgârda salınışlarını
izliyorum, yüzümde bir tebessümle. Zaferlerine yenisini ekleme yeminiyle. Onlar
bana ben onlara güç veriyormuşum gibi hissediyorum.
Sevgili
Yoldaşım, ben artık bitireyim. Tamam, anneme selamını söyleyeceğimJ Sen de oradaki herkese
selam ve sevgilerimi ilet. Hepinizi çok seviyorum. Dirençle sımsıkı
kucaklıyorum sen. Umutla kal.
DİDEM
