Anadolu’nun Sesi’nin Ayten Öztürk İle Yaptığı Röport
ajı Yayınlıyoruz
Zaferi Belirleyecek Olan İşkenceye Karşı Direnmektir,
Teslim Olmamaktır; Tıpkı Ayten Gibi!
Anadolu’nun Sesi Olarak Direnç Çiçeği Ayten Öztürk İle
Röportaj Yaptık, İşkenceleri Yine ve Yine Kendisinden Duyun, Okuyun;
"Bizimle konuşmazsan buradan çıkamazsın"
dediler.
Aynı kişi, kendisine sonsuz yetki verildiğini söyleyerek
benimle her gün konuşmaya çalıştı...“
Anadolu'nun Sesi:
Tekrardan aramıza hoşgeldin Direnç Çiçeği Ayten Öztürk.
Bu sıfatı yoldaşlarınız, sevenleriniz sizin için verdi, her
yerde de öyle tanıttı. Çünkü altı aya yakın, 898 yaraya rağmen solmadınız,
kökünüzü bırakmadınız.
Evet, bizimle yapmayı kabul ettiğiniz röportajda da bu
süreci ve ardından gelişen durumları anlatmanızı isteyeceğiz sizden.
Öncelikle, Beyrut-Lübnan'da havaalanından gözaltına alınma
ve ardından yaşananları anlatabilir misiniz?
Ayten Öztürk:
Yaklaşık 10 yıldır Suriye'de yaşıyordum. Suriye'deki savaş
nedeniyle dış hat uçak seferleri olmadığı için Lübnan üzerinden bir Avrupa
ülkesine gidecektim. 9 Mart 2018 günü, Lübnan Havaalanı'ndan başka bir ülkeye
gitmek isterken pasaportumdaki bir sorundan dolayı gözaltına alındım. 6 gün
Lübnan'da gözaltında kaldım. Gözaltında kaldığım yerde yabancı uyruklu çok
sayıda insan olduğu için oranın göçmenler bürosu olduğunu tahmin ediyorum.
Altıncı günde Lübnan'daki Türkiye konsolosluğundan bir kişi benimle görüşmeye
geldi. İsminin Kadri olduğunu söyledi... Kendini tanıttıktan sonra beni
tanımaya çalıştı. Ben onunla konuşmak istemedim. Kendi telefonuyla resmimi
çekip gitti.
Aynı günün akşamı beni panik halde çağırdılar. Hızla üst
aramam yapıldı. Eşyalarım da çok hızlı arandı... Nereye götürdüklerini
sorduğumda ilk başta bana cevap vermediler. Ben ısrarla sorunca, "buradan
daha iyi bir yere gidiyorsun" dediler. Daha sonra gözlerimi bağlayıp
ellerimi arkadan kelepçeleyerek bir araca bindirdiler. Araçtayken, "bize
neden öfkelisin?" diye sordular. "Çünkü siz işbirlikçisiniz, kendi
halkınıza bile ihanet ediyorsunuz? Benimle ilgili kimlerle ne anlaşması
yaptınız?" diye sordum.
Gülerek sustular... Tekrar sordum, "nereye
götürüyorsunuz beni?!" diye... "Tayyuni'ye, gezmeye" dediler. O
zaman havaalanına götürüldüğümü anladım.
Havaalanına geldiğimizde, arabanın içinde gözlerimi ve
ellerimi açtılar. Arabadan indirdiklerinde havaalanının bir özel giriş
kapısının özünde yaklaşık 10-15 kişilik bir kalabalık gördüm. X-Ray cihazının
önünde hostes kıyafetli orta yaşlı bir kadın, sivil giyimli güvenlik
görevlileri vardı. Beni götürenlerle oradaki güvenlik görevlileri tartışmaya
başladı. Havaalanı güvenlik görevlileri; "biz onu arayacağız, böyle
olmaz" diye bağırıyorlardı. Beni götürenler ise; "biz aradık, hiç vaktimiz
yok, uzatmayalım. Tamam sorumluluk bizde..." diyorlardı.
Ötekiler bir süre ısrarlarını sürdürseler de beni götürenler
zorla ikna etti. Beni kör bir noktaya çektiler ve hızla arkamdan birileri
yanaştı... Hemen ellerimi arkadan kelepçeleyip, gözlerimi bağlayarak başıma
çuval geçirdiler... Daha sonra üstüme çullanıp hızla uçağa doğru koşturdular...
Uçağa doğru koşturduklarını anladım çünkü beni çektikleri yer o kapıya yakındı.
Uçağa bindiğimizde bir kişinin sesini duydum. "sorunsuz bir yolculuk geçirelim
Ayten..." dedi.
Yol boyunca kimse konuşmadı. Hiçbir açıklama yapmadılar.
Yaklaşık bir saatlik yolculuktan sonra uçak iniş yaptı. Ben inerken
kaçırıldığıma, bana işkence yapıldığına dair slogan atmak istedim. Ağzımı açar
açmaz ağzımı bantladılar... Hızla koştururcasına bir yere soktular. Ve aynı
hızla birkaç kişi üstümdekileri çıkardı... İnsan değillerdi... Ahlaksızca
laflar edip beni çıplak halde hücreye attılar. Birkaç dakika sonra giymem için
bir şeyler verdiler. Gözlerim hala bağlıydı. Ellerimi bir an çözdüler giyindim.
Sonra hemen tekrar arkadan kelepçelediler.
Aynı gün içinde beni başka bir odaya aldılar, biri benimle
konuşmaya çalıştı. "Hoşgeldin Ayten. Biz seni tanıyoruz. Ama elimizde bazı
bilgiler var sana da onaylatmak istiyoruz... " dediler.
Onlarla konuşmayacağımı, işkenceci olduklarını, beni
bırakmak zorunda olduklarını söyledim.
"Bizimle konuşmazsan buradan çıkamazsın" dediler.
Yaklaşık 25 gün boyunca ellerim arkadan bağlı, gözlerim
kapalı ve başıma çuval geçirilmiş halde kaldım. Bu sırada sürekli psikolojik
işkence yapıyorlardı. Lavaboya günde iki-üç kez belli saatlerde götürüyorlardı.
Tuvaletin kapısı yarımdı, tuvalette ve hücrede... her an izleniyordum.
Aynı kişi, kendisine sonsuz yetki verildiğini söyleyerek
benimle her gün konuşmaya çalıştı... Konuşmak için her yolu denedi. Bazen
hücreme gelip yanıma oturup beni ikna etmeye çalışıyordu. Bazen de tuvaletten
sonra ellerimi yıkamaya gittiğimde... "Devlet senin için uçak kaldırdı.
Seni serbest bırakacağımızı mı sanıyorsun? Bizi devlet yetiştirdi. Devlete kafa
tutamazsın. Eninde sonunda konuşacaksın. Kimse buradan konuşmadan
çıkamaz." diyorlardı.
Seslerden orada başkalarının da olduğunu duyuyordum. En az 7
hücre vardı. Her hücrede bir kişi... Onlardan bazılarına sürekli işkence
yapılıyordu ve ben de bu işkence seslerini duyuyordum.
Gözaltına alındığım ilk günden beri açlık grevi yapıyordum.
Çok sınırlı oranda sıvı veriyorlardı. Yaklaşık 25-30 gün sonra fenalaştım.
Zorla müdahale için beni revir gibi bir yere götürdüler. Gözlerimi ilk olarak o
zaman açtılar. Gözlerim birbirine yapışmıştı. Bir sıvıyı gözlerime dökerek
açtılar. Beni sedyeye elastik bir şeritle sabitleyip serum verdiler. Bir yandan
da kollarımı tutuyorlardı. Ayaklarımı da koli bandıyla birbirine bantladılar.
Zorla müdahaleden sonra bir kez daha konuşmayı ve beslemeyi
denediler. Konuşmadım ve beslemelerine izin vermedim... Bir süre sonra benimle
sürekli konuşmaya çalışan işkenceci beni başka birine devredeceğini söyledi.
Başka biri ile görüştürüldüm. "Konuşmamak senin
tercihin. Ama burada uzun süre misafirimiz olacaksın. Artık buraya alışsan iyi
olur." dedi. Yanındaki işkencecilere, ne istersem vermelerini söyledi...
Onlardan bir şey istemedim.
Uzun süre kalacağımı anladım. Ben de kendimi ona göre
programladım. Önce hücremin içini hayal ettiğim kişilerle doldurdum. Baş köşede
şehitlerimiz, yanı başımda şehit olan abim, ablam ve yengem... Özgür
tutsaklarımız... Hepsiyle günlük olarak düşüncelerimle sohbet ediyor, onlarla
ilgili tüm bildiklerimi hatırlamaya çalışıyordum. Hangi saatte ne düşüneceğimi
planlamıştım. Okuduğum kitapları, izlediğim filmleri tekrarladım. Yaptığım
çalışmaları, bildiğim yerleri gözden geçirdim. Hafıza kaybı olmasın diye kelime
oyunları yaptım, hesap yaptım, bildiğim tüm şarkıları, marşları belli saatlerde
içimde söylüyordum. Kendime kurallar koydum, yasaklar koydum...
Onların sokmaya çalıştığı ruh haline girmemek için özel bir
çaba harcadım. İrademi güçlü kılmak için doğru düşünce tarzını kaybetmemeye
çalışıyordum. Diyalektik-materyalist düşünce tarzı... Bu şekilde düşünmek güç
veriyordu. Yapmaya çalıştıkları her şeyin analizini yapıp ona göre çözümler,
yöntemler üretiyordum.
Güçsüzlüğe, zayıflığa, duygusallığa asla izin vermiyordum.
Bunun için sürekli bana kafanın içinde ne var, kafanın içindekileri çıkar diyerek
vuruyorlardı, dakikalarca tokat atarak kendilerini tatmin ediyorlardı.
Kendilerini güçlü zannediyorlardı. Elleri arkadan bağlı, tek başına bir kadına
bu şekilde saldırarak güç gösterisi yapıyorlardı. Oysaki çok acizlerdi.
Yöntemleri çok olduğunu söylemişlerdi ama yöntemleri tükenmişti. Ben orada
ölümü göze almıştım. Ölümü göze alan bir irade karşısında hiçbir yöntemin hükmü
olamazdı. Bunu kendileri de gördüler.
Gözlerimi açtıklarında hücrenin yapısını gördüm. 3-4 adımlık
kuyu gibi bir yerdi. Tavanı çok yüksek. Kamera ve bir çeşit havalandırma
sistemi vardı. Doğal hava ile hiç temas yoktu... Her tarafı halıfleksle
kaplıydı. Zemin sert süngerle kaplıydı. Hücrenin içinde hiçbir şey yoktu.
Kapının üst kısmında bir karışlık demir parmaklıktan sızan spot ışığıyla
hücrenin bir köşesi aydınlanıyordu. Üst kattan kadın ayakkabı topuk sesi
geliyordu. Başından itibaren günleri saydığım için bu seslerin mesai
saatlerinde geldiğini ve oranın bir resmi kurum olduğunu anladım.
Bir süre sonra zorla besleme işkenceleri başladı. İşkence
odasında beni duvardaki halkalara bileklerimden kelepçeleyip, biri bir yandan
beslemeye çalışırken, biri de elektroşok veriyordu. Bu, bu şekilde bir süre
devam etti... Ardından fiziki işkenceye başladılar. Yaklaşık 25 gün kesintisiz
her gün beni işkence odasına götürüp askıya asarak işkenceye başlıyorlardı...
Her gün farklı yöntemler denediler.
Hergün değiştirmedikleri yöntem elektroşoktu. Üstümü soyup
çıplak yerlerime elektroşok verme, el serçe parmaklarımdan ve ayak başparmaklarımdan
elektrik verme, kırbaç, copla ve parmakla taciz ve tecavüz girişimi, tekerleğe
oturtup taciz etme, yere yatırıp falakaya çekme, düz ve tepetaklak askı, suda
boğmaya çalışma, hücreye soğuk ve sıcak hava ile sigara dumanı kokusu verme,
yüksek sesli müzik dinletme, tabutlukta saatlerce ayakta bekletme, susuz
bırakma ya da zorla su içirme, saçlarımı çekip kafamı duvarlara vurma,
tırnağımın altına sivri bir cisim sokup kanatma, tırnağımı yakma, gözlerimi
ışığa tutma, bedenime bilmediğim bir sıvının enjekte edilmesi, zorla tedavi
işkencesi... yapıldı.
Bir süre sonra benimle en son konuşan kişi, oradaki süremin
dolduğunu ve beni adalete teslim edeceklerini söyledi. O gün kendi
giysilerimden verdiler. Ellerimi bu sefer plastik kelepçeyle arkadan
bağladılar. Gözlerimi de bağlayıp, yine çuval geçirdiler. Bir arabaya
bindirdiler. Beni ortalarına oturtup kulaklarıma motosiklet sesinin olduğu bir
kulaklık taktılar. Yaklaşık bir saatlik bir yolculuktan sonra arabadan
indirdiler. Sert soğuk bir rüzgar esti. Aylar sonra havayla ilk temasım böyle
oldu. Beni açık bir araziye bırakıp ellerimi ve gözlerimi hızla çözüp arabayla
uzaklaştılar... Birkaç dakika içinde Ankara siyasi polisi hakkımda ihbar
olduğunu söyleyip beni gözaltına aldı.
Üç gün gözaltında kaldıktan sonra, beni sahiplenenlerin
yaptığı açıklamaların delil olarak gösterildiği uyduruk bir gerekçeyle
tutuklandım. Savcıya ve hakime yaşadığım işkenceleri anlattım, vücudumda hala
bariz olan izleri göstermek istedim. Bakmak istemediler. "Bizim konumuz
değil, suç duyurusunda bulun" dediler. Ben de tutuklandıktan sonra suç
duyurusunda bulundum. 25 kilo vermiştim, yaklaşık 40 kiloydum ve bedenimde 898
yara iz vardı. Buna rağmen kovuşturmaya yer yoktur cevabı verildi.
Yaralarım iyileşsin diye yaklaşık bir sene hakim karşısına
çıkarılmadım. İfade eksikliği nedeniyle arandığım bir dosyadan SEGBİS üzerinden
verdiğim savunma sonucu serbest bırakıldım. Ancak iki dosyanın birleşmesi
kararı verildiği için tutukluluğum sürdü. 3,5 yıl sonra 2 ağırlaştırılmış
müebbet hapis cezasıyla, ev hapsi kararıyla tahliye edildim.
Tahliye edildiğim ilk beş gün içinde iki kez gözaltına
alındım.
Yaklaşık 6 aydır ev hapsindeyim. Ev hapsiyle işkence devam
ediyor.
“Somut olarak onlarla işbirliği yapmamı istiyorlardı…
Bana sözde özgürlüğü vaat ettiler.
İşbirliğiyle kazanılacak olan özgürlük değil, ömür boyu
bir esarettir. Çürümedir, yok olmadır.”
Anadolu'nun Sesi:
İşkenceciler devlet memuruydu, ki bunu da kendi ağızları ile
itiraf ettiler. Sizi de fiziki olarak öldürmek değil, daha çok canınızı yakmak
ve bu şekilde teslim almak istiyorlardı.
Tabi istedikleri sonucu alamadılar.
Bu noktada şunu sormak istiyoruz;
İşkence sürecinde asıl olarak istenilen, sizden almaya
çalıştıkları tam olarak ne idi? En çok sorulan ve üzerinde durulan konu ne idi?
Ayten Öztürk:
Benden istedikleri onlarla konuşmam, diyalog kurmamdı. Ve
somut olarak onlarla işbirliği yapmamı istiyorlardı. Kime karşı işbirliği,
nasıl bir işbirliği bunun ayrıntısına hiç giremediler. Sadece ne kadar güçlü
olduklarını isterlerse beni otel odası konforunda bir yerde tutabileceklerini,
konuşursam ve onlarla işbirliği yaparsam beni bırakacaklarını, hatta aldıkları
yere geri götürüp bırakacaklarını ya da gitmek istediğim yere
götürebileceklerini söylediler. Ev, araba, iş, para... ne istersem
verebileceklerini söylediler. Bana sözde özgürlüğü vaat ettiler.
İşbirliğiyle kazanılacak olan özgürlük değil, ömür boyu bir
esarettir. Çürümedir, yok olmadır. Orada tüm o işkencelere rağmen ben özgürdüm.
Beynim özgürdü. Bedenime yapmadıklarını bırakmadılar, tanınmayacak hale geldim
ama beynime dokunamadılar. "Yoruldum" demem için yalvarıyorlardı. Hiç
demedim. Daha çok saldırganlaşıyorlardı... Onlar yoruluyordu, tükeniyordu her
vurduklarında... Onlar insanlıklarını yitirmişlerdi; asla bir çocuğu, bir
insanı sevemezler...
En çok sorulan ideolojimdi, "uğruna bu kadar bedeli
ödemeyi göze aldığın dava ne olabilir?" diye soruyorlardı. Oturup onlara
anlatmamı istiyorlardı. Onlarla ortaklaşabileceğim konular olabileceğini
söylüyorlardı. Ancak onlarla ortaklaşabilecek tek bir noktamız bile yoktu.
Bir süre sonra ismimle hitap ederek ismimi söylememi
dayatıyorlardı... Daha sonra nereli olduğumu söylememi istediler... Bir süre
sonra da "Bir ses, bir nefes, bir harf... söyle!" diye çıldırırcasına
bağırıyorlardı... "Bizden bir şey iste! Bizden bir şey istemek neden zul
geliyor! Bizden neden bu kadar nefret ediyorsun?" "Bu devletten ne
istedin de vermedi sana!" diye bağırıyorlardı...
Bu devletten bir şey istemedim ama benden çok şey aldığı
ortada.
“Hapishanede yoldaşlarımla karşılaştığımda yeniden doğmuş
gibiydim... Tarifi zor anlar yaşadık.
Yine hep birlikteydik…”
Anadolu'nun Sesi:
İşkencehaneden (işkencecilerin deyimiyle) 'adalete' teslim
edildiğinizde neler hissetmiştiniz? Özellikle avukatlarınız, sizi tanıyan,
seven yoldaşlarınız-arkadaşlarınıza kavuşunca?
Ve tabi yurtiçinde ve yurtdışında sizin için kampanyalar
sürüyordu. Bunlar ile ilgili kısacıkta olsa söylemek istediğiniz birkaç cümle
var mıdır?
Ayten Öztürk:
"Adalete teslim edeceğiz" dediklerinde, hangi
adalet diye düşündüm... Beni bırakacaklarını düşünmedim. Hücreme kendi
elbiselerimden getirdiklerinde, içimden ben kazandım diye düşündüm. Çünkü orada
ölmezde sağ çıkarsam böyle bir an yaşayacağımı hayal etmiştim. Ve aynen oldu...
İçten içe bir mutluluğum vardı. Ama şu açık ki içimde derin yaralar açmışlardı.
O yaraların kapanması mümkün değil.
Bıraktıkları boş arazide gözümü ilk açtığımda etraf
karanlıktı. Ve orada infaz edileceğimi düşündüm. Gözaltına alındığımda beni
alan polisler hızla savcılığa çıkarılmamın çabası içindeydiler. Benden
kurtulmanın çabasındaydılar sanki... Bir ihbar üzerine bir insan Ankara'nın
orta yerinden, ıssız bir araziden alınacak ve hiç sorgulanmayacak. Bu hukuk
sistemini düşündüğümüzde bu neredeyse imkânsız. Ama hiç sorgulanmadım. Sanki çok
önemsiz bir durummuş gibi gözaltı prosedürünü yerine getirmeye çalıştılar.
Avukatlarımı gördüğümdü gerçekten yaşamla tekrar temas
kurduğuma inandım. Çünkü beynim dışında bir çeşit ölü gibiydim o
işkencehanede... Hapishanede yoldaşlarımla karşılaştığımda yeniden doğmuş
gibiydim... Tarifi zor anlar yaşadık. Gözyaşlarımıza hakim olamadık... Onlar
öyle içten, öyle sıcak sözler söylüyorlardı ki, beni öyle sarıp sarmalamışlardı
ki, tüm yaralarım iyileşmiş gibiydi... Ben o işkencecilerin "cehennemin
dibi" dedikleri işkencehanedeyken yoldaşlarımın bir an beni yalnız
bırakmayacaklarından, beni arayıp soracaklarından emindim. Onlardan hep güç
aldım. Ve o kucaklaşma anında o gücü daha fazla hissettim. Sonradan öğrendim
ki, yoldaşlarım ilk andan itibaren beni aramaya başlamışlar. Hatta bir
arkadaşım Lübnan emniyetine beni sormaya gittiğinde 3 gün boyunca işkence
görmüş... Bedellerle, emekle örülmüş o güçlü bağı ne işkenceler ne de ölümler
koparamazdı... Yine hep birlikteydik...
“Sevdiklerim için ödediğim bedellerin asla boşuna
olmadığını bir kez daha hissettim.”
Anadolu'nun Sesi:
Yaklaşık 2018'in Eylül ayından 2021'in Haziran ayına kadar
da tutsaklık yaşadınız. Tutsaklığın ilk süreci bir nevi yaraları sarma, tedavi
süreciydi.
Bu süreci ve ardından tutsaklıkta yaşadıklarınızı da
ekleyebilir misiniz? Mesela, sizin hiç tanımadığınız lakin direnişinizi duyup
da size yazan, ulaşmak isteyen insanlar ile ilgili neler hissediyordunuz, size
yaşattıkları duygular neler idi?
Ayten Öztürk:
Tutuklandıktan sonra ilk süreç sağlığıma tekrar kavuşmam
için harcanan çabalarla sürdü. İlk başlarda doğru dürüst konuşamıyordum.
Hareketlerim, yürümem çok yavaştı. Kollarımı çok az kullanabiliyordum...
Yoldaşlarım hızla toparlanmam için özel emek harcadılar... Onların sevgisi,
emeği ile büyük oranda toparlanabildim.
Bana yüzlerce mektup geldi. Çoğu tanımadığım insanlardı.
Farklı illerden ve farklı ülkelerden, hapishanelerden her yerden yazan vardı.
Çocuklar, kadınlar, yaşlılar çeşit çeşit mektuplar... Hemen hepsine cevap
yazmaya çalıştım. Hiç unutamadığım değişik mektuplar vardı. Bir tanesinde
"özür dileme" vardı mesela... "Sen bunları yaşarken bir şey
yapamadığım, elimden bir şey gelmediği için özür dilerim " diyenler
vardı...
Benimle tamamen zıt görüşte olduğunu söyleyen biri vardı,
dışarıdan yazmıştı. Düşüncelerimiz zıt olsa da benim yanımda olduğunu, bu
insanlık dışı muameleyi, işkenceyi asla kabul etmediğini yazmıştı... Ve en çok
çocuk resimleri gönderilmişti bana... Çocuklar insana ayrı bir mutluluk, enerji
verirler... öyle bir etkisi vardı o çocuk resimlerinin... cıvıl cıvıl, hayat
dolu, neşe doluydu hepsi... Mektuplar, gelen fotoğraflar, ulaştırılan selamlar,
hiç yalnız olmadığımı ve halkım için, sevdiklerim için ödediğim bedellerin asla
boşuna olmadığını bir kez daha hissettirdiler.
“Sevgi, vefa, bağlılık… direnmenin haklılığını, gerçek
anlamda yaşattığını bir kez daha gösterdi.”
Anadolu'nun Sesi:
Bir önceki sorumuzda Haziran ayında tahliye olduğunuzu
belirttik.
Tahliye ardından muhakkak yoğun bir süreç yaşamıştınız. Ki
bu eşi olmayan bir süreçtir; yaşamınızda ilk defa karşılaştığınız insanlar
oldu, oysa onlar sizi onyıllardır tanıyor gibi sarıp kucakladı. Sizde de aynı
benzer tepkiler oldu.
Peki, bu karşılaşmalar, ziyaretler size genel olarak neyi
yaşatıyordu, ne hissettiriyor ve düşündürüyordu?
Ve muhakkak hala ev hapsinde olmanıza rağmen yanınıza
uğrayan insanlar vardır.
Ayten Öztürk:
Tahliye olduktan sonra ziyaretime gelen, mesaj gönderen,
telefonla görüşüp tanışan insanlar oldu. Çok eskiden tanıdığım, yıllardır
görmediğim insanlar da geldi... Hepsi beni uzun süredir tanıyor gibiydi...
Gelir gelmez "sarılabilir miyim?" diye soruyorlardı. Bazılarını
tanımadığım için kendimi tanıtmaya çalıştığımda, "biz seni çok iyi
tanıyoruz zaten, sürecini takip ettik." diyorlardı. Beni kaçıranlar
işkencehanede, tutukladıklarında hapishanede tecritte beni hep yanlızlaştırmak
istemişlerdi. Ama şunu anladım ki, beni onlar tecrit ettikçe ben çoğalmış ve
kalabalıklaşmışım. Beni görmeye gelenlerin gözlerinde gördüğüm o sevgi, vefa,
bağlılık... direnmenin haklılığını, gerçek anlamda yaşattığını bir kez daha
gösterdi... Beni kaçırıp işkence yapanlar halka gözdağı vermek de istemişlerdi.
Direnirseniz, hak adalet mücadelesi verirseniz sonunuz böyle
olur mesajı vermek istediler. Ama çıktığımda insanların gözlerinde daha büyük
bir güç, güven, cesaret ve özlem gördüm...
“Yine Biz Kazanacağız!”
Anadolu'nun Sesi:
Ülkemizde yaşanılan işkenceleri tüm ayrıntıları ile halka
taşıdınız, özellikle bir kadın devrimci olarak bunu hala dillendirip duyurmaya
çalışıyorsunuz.
İşkence yaşayan insanlar üzerinde etkilerini görmekteyiz.
Karşılaştırma yapacaksak, az önce belirttiğimiz gibi bir kadın ve devrimci
olarak bunu yapmanız büyük bir saygıyı ve önemi hakkediyor.
Röportajımızda son olarak eklemek istediğiniz, yoldaşlara,
halkımıza yapmak istediğiniz bir çağrı var mı? Veya genel olarak duygu ve
düşüncelerinizi de alabiliriz.
Ayten Öztürk:
O işkencehane, insanlığın bittiği, direnişin de boy verdiği
bir yerdi. Bir insan ömrü çok uzun değil. İnsan yaşamında onurlu bir iz
bıraktıkça yaşamış sayılır. Halkına, yoldaşlarına ihanet edene kimse itibar
etmez, saygı göstermez. Toplumdan dışlanır, mekruh kabul edilir. Yalnızlaşır,
ona kimse güvenmez. Nefretle anılır... Bu duyguyu yaşamak ölümün ta kendisidir.
Bedeli ağır olsa da bu hayatta onurlu bir iz bırakmak gerçek yaşamdır.
Çoğalmaktır, umut olmaktır. Bu ülkede devrimcilerin hala umut olduğunu bir kez
daha göstermektir... Bunun için halkını vatanını sevmek, manevi değerlerine
sahip çıkmak bile yeterlidir...
Yoldaşlarımı ve halkımı hep yanımda hissettim. 6 ay boyunca
yaşadığım işkencelerden onların sahiplenmesi sonucu çıktım. 3,5 yıllık
tutsaklıktan da böyle tahliye oldum. Şimdi de ev hapsini bu güçlü bağ ve
dayanışmamızla kaldıracağız. Yine biz kazanacağız.
Anadolu'nun Sesi:
Bizimle röportajı kabul ettiğiniz için çok teşekkür
ediyoruz. Bizim için yeri ayrı olan bir röportaj oldu ve bu duygular, coşkular
ile anlattıklarınızı halkımıza ulaştıracağız.
Tekrardan teşekkür ediyoruz.
Umutla kalın.
Ayten Öztürk:
Ben teşekkür ederim...
Vatan Anadolu emekçilerini ve takipçilerini sevgiyle
selamlıyorum.
Anadolu’nun Sesi TV olarak çağrımızdır:
Bu adaletsizliği duyuralım, Ayten Öztürk’ün ev hapsi
kararının kaldırılmasını talep edelim.
Ev Hapsi İşkencedir!
Ev hapsi; kişinin kendisini gardiyan, evini de hapishane
yapmasıdır; Kabul Etmiyoruz!
Direnç Çiçeği Ayten Öztürk’ün Ev Hapsi Kararı Kaldırılsın!