Başımla Beraber...
Bir devrimci için şehitlik ve tutsaklık bilinmez, tesadüf ve
uzak bir olasılık değildir.
Bilakis, mücadelenin doğal, kaçınılmaz bir sonucudur. Çünkü,
günümüz koşullarında
bedelleri göze almadan devrimcilik yapılmaz, zaferler
kazanılmaz.
Bu çıplak gerçek, ister bizim gibi sürekli faşizmin olduğu,
yeni-sömürge ülkelerde,
isterse kendilerini dünyanın efendisi gören emperyalist
ülkelerde olsun; Bazı biçimsel
farklılıklar olmakla birlikte özü, esası hiç değişmez.
Çünkü, devrimciler,
emperyalistlerin ve işbirlikçi iktidarların zulüm ve sömürü
düzenlerinin önündeki en
büyük engeldir. Bir şekilde imha edilmeli veya en azından
etkisizleştirilmelidir
İşte, bu etkisizleştirme yöntemlerinden biri de -belki de en
önemlisi- hapishanelerdir.
Ki bu konuda yüzyılları aşan bir deney ve birikime de
sahiptirler. Üstelik kendi hukuk
ve yasaları çerçevesinde meşrulaştırılan, son derece
işlevsel bir cezalandırma, teslim
alma ve imha aracıdır.
Bu yanıyla hapishaneler, düşmanla irade savaşının en açık ve
şiddetli yaşandığı
yerlerin başında gelir. Bu savaş, kimi zaman açık-zor
yöntemlerle sürerken, kimi
zaman da daha inceltilmiş, zamana yayılmış “görünmez imha-
beyaz işkence” denilen
“tecrit” biçiminde sürer. Her halukarda beyinlerin ele
geçirilmesi, ideolojik tasfiye ve
nihayetinde koşulsuz teslimiyet amaçlanır.
Her devrimci gibi benim de gözaltı ve tutsaklıklar hep yanı
başımda oldu. Defalarca
gözaltına alındım, işkence gördüm; 5’i Türkiye’de 2’si
Avrupa’da olmak üzere 7 kez
tutuklandım. 15 yıllık tutsaklığım süresince 6’sı Türkiye ve
10’u da Avrupa’da olmak
üzere toplam 16 farklı hapishane gördüm.
Çok kez ölümle burun buruna da geldim; Ulucanlar, Burdur ve
19-22 Aralık
katliamlarından tesadüfen kurtulanlardanım. Keza Buca,
Ümraniye, ‘96 Ölüm
Oruçları ve bu süre zarfında yaşanan çeşitli saldırılarla
birlikte; 2000 Büyük Ölüm
Orucu Direnişinde 2. Ekip Savaşçısı olarak görev aldım,
zorla müdahaleye maruz
kaldım. Bir başka ifadeyle söylersem ölümü öldüren bir
devrimci olarak, artık,
kahraman karanfillerimiz adına da yaşıyor ve savaşıyorum.
İstatistiklerin de gösterdiği gibi Özgür Tutsak Okulu’nun
istikrarlı ve deneyimli bir
öğrencisi sayılırım. Daha ne kadar sürer bu öğrencilik
bilemiyorum ama malum;
Devrimcilik “artık yeter” denecek bir uğraş değil. İnsan
yemekten, içmekten,
sevmekten, özlemekten ve direnmekten vaz geçebilir mi? Yani,
“mahpusluk alnımızın
ak cefası” olmaya devam edecek gibi. Başımla beraber
taşıyacağım bu onuru da.
Erdal GÖKOĞLU
Kitap’ı okumak ve indirmek için Tıklayınız
