6 Şubat gecesi saat 04.17'de merkez üssü Maraş'ın Pazarcık ilçesi olan 7.7 şiddetinde bir deprem yaşadık. Üzerinden 10 saat bile geçmeden, saat 13.24'te merkez üssü Maraş'ın Elbistan ilçesi olan 7.6 büyüklüğünde bir deprem daha oldu. Yıkıcı artçı depremler de meydana geldi; şu ana kadar 6 şiddetinin üzerinde 3, 5 şiddetinin üzerinde 3, 4 şiddetinin üzerinde ise 284 artçı sarsıntı meydana geldi. Maraş, Antep, Hatay, Adana, Osmaniye, Adıyaman, Diyarbakır, Kilis, Urfa, Malatya başta olmak üzere ülkemizde ve Suriye'de binlerce insan hayatını kaybetti, binlerce evin yanı sıra hastane binaları yıkıldı; yollarda, havalimanlarında bile göçükler oluştu. On binlerce insanımız göçük altında, kurtarılmayı bekliyor. Zaman ilerledikçe gerek artçı sarsıntılar, gerekse dondurucu hava koşulları, göçük altındaki insanlarımızın koşullarını çok daha güç hale getiriyor. Depremin ilk gününün ardından enkaz altında soğuktan donarak ölümler de başladı.
Hepimiz büyük bir felaketi,
büyük bir acıyı yaşıyoruz. Deprem bölgesine dair gördüğümüz her fotoğraf
karesi, izlediğimiz her video, öğrendiğimiz her yeni bir haber; acımızı daha da
katlıyor. Ve bize bu acıyı yaşatanları, neden ve nasıl yaşattıklarını da çok
iyi biliyoruz. Onlar bize aynı acıyı 17 Aralık 1999'da Gölcük'te, 12 Kasım
1999'da Düzce'de, 23 Ekim 2011'de Van'da, 30 Ekim 2020'de İzmir'de de
yaşatmışlardı.
Ülke nüfusumuzun %71'i
birinci ve ikinci deprem bölgesinde yaşıyor. Bu gerçeğin bilinmesine rağmen;
deprem bölgesindeki evler hala dayanıksız biçimde inşa ediliyor. Hatta
otoyollar, havalimanları bile bu fay hattından geçecek şekilde inşa ediliyor.
Malzemelerin kullanımından binanın nasıl inşa edildiğine kadar, imalatın ve
denetimin nasıl yapıldığı tartışılır. Ve sonuç ortada; adeta geliyorum diyen,
son yüz yılda gördüğümüz en yıkıcı 2 büyük deprem...
Şatafatlı gösterilerle açılan
"center"lardan rezidanslara, belediye binalarından TOKİ konutlarına
kadar; 3 aylık binalardan asırlık binalara kadar; 10 ilde on binlerce bina
yıkıldı, hasar gördü. Yıkılan sadece evler, binalar değil; AKP iktidarının
ranta dayalı imar politikalarıdır. Bu politikalar; faşizmin halkın canına
hiçbir değer vermediğinin en somut göstergesidir.
Halka düşmanlıkları, yalnızca
bununla da sınırlı değildir. Deprem sonrası Hatay, Adıyaman başta olmak üzere
birçok ilimize hiçbir yardım ulaştırılmadı, göçük altındaki insanlarımız kendi
kaderine bırakıldı. Buna rağmen AFAD başkanı çıkıp da "ulaşamadığımız
hiçbir bölgemiz kalmadı" açıklamasını yaptı. İnternet paylaşımları ise
göçük altındaki on binlerce insanımız için yapılan yardım çağrıları, çığlıkları
ile dolu... Ve halk, kendi imkanlarıyla, kendi dayanışmasıyla el ele, kol kola
verip kendi yaralarını sarmaya çalışıyor bir kez daha...
Meselenin göstermelik
"çök-kapan-tutun" tatbikatlarındaki gibi basit olmadığını; AFAD'ından
bakanlarına, belediye başkanlarından bürokrasinin diğer kademelerine kadar
"devlet"in tüm birimleriyle acizliğini çok iyi görüyoruz.
Yönetemiyorlar; halkımızı dayanıklı evlerde barındıramıyorlar, göçük altından
kurtaramıyorlar, soğuktan koruyamıyorlar, bu koşullarda gerekli erzak-yardım
vb. gönderemiyorlar. Ve halkın kendi olanaklarıyla, kendi dayanışmasıyla bunu
yapabilmesine tahammül de edemiyorlar; çünkü bu durum, kendi acziyetlerini daha
net biçimde gösteriyor. Bunun için "AFAD dışında hiçbir yardımı kabul
etmiyoruz" diyorlar, bunun için 10 ilde OHAL ilan ediyorlar, bunun için
depremde en büyük yıkımı yaşayan illerimize giriş yasakları getiriliyor...
Yaşanan; öncesiyle ve
sonrasıyla bir afet değildir, çok açık bir katliamdır. Bu katliamda hayatını
kaybeden halkımızın yakınlarına başsağlığı diliyor, acılarını paylaşıyoruz.
Yaralılarımıza acil şifalar diliyoruz. Göçük altında yaşama tutunmaya
çalışanların, onların seslerini, haykırışlarını ulaştırmaya çalışan
yakınlarının yanındayız.
RANT İÇİN DEĞİL, HALK İÇİN
MÜHENDİSLİK MİMARLIK!
HALKIN MÜHENDİS MİMARLARI

